Mahmut Varol

KORYAD Eski Başkanı

 

KÖR OLMAK

 

Uzunca bir süredir evler basılıyor, aramalar yapılıyor, kelli felli insanlar gözaltına alınıyor, kah tutuklanıyor kah serbest bırakılıyor.

Silivri dediğimiz bir yerde de bir mahkeme kurulmuş, duruşmalar yapılıyor, saatlerce günlerce süren savunmalar yapılıyor.

Bir taraftan da yurdun çeşitli yerlerinde kazılar yapılıyor, yerin altından akıl almaz cephanelikler, kemikler çıkıyor.

Bu durum aylardır devam ediyor.

Daha ne kadar devam edecğini kimseler bilmiyor.

Bilinen tek şey güzel yurdumun güzel insanlarının ikiye bölündüğü gerçeğidir.

Bir grup tüm bu olayların birer tezgah olduğunu, gözaltına alınanların, tutuklananların ve hatta bilfiil olayların içinde yer alanların masum olduğunu söyleyip hak hukuk çiğneniyor naralarıyla ortalıkta dolanıyor olmasıyla oluşturduğu taraf...

Öbür tarafta da geçmişin tüm kirli oyunlarını bir bir açığa döküp bütün pisliklerin müsebbibi olarak alınanları gösterme gayretiyle çırpınanlar.

Hangi tarafın doğru olduğunu, kimin haklı olduğunu kestirmek o kadar zor ki.

Beynimizi avucumuzun içine alıp şöyle bir yakından baktığımızda gerçekten beynimizin de artık sulandığını zannederiz.

Bu sulandırmayı yapanlar ise hala ortalıkta ve hala işlevini yerine getirmek için canhıraş çırpınmakta olduğunu görürüz.

Ahmet Altan'ın çok güzel bir sözü var:

Derki;

"İnsan bazen körleşir ve gerçekleri görmez, göremez, hatta görmek istemez" !

İşte bu sözden hareketle şu gelişmeleri ve on yıllardır yaşanılanları birazcık olsun irdelemeye çalışalım diyorum.

ERGENEKON diye bir örgütlenmenin ülkemizin siyasal, ekonomik ve sosyal yapılanmasındaki yerini bilmeyen kalmadı.

Öyle bir yapılanma gerçekleşmiş ve o kadar derinlere işlemiş ki çözmek ve açığa çıkarmak pek o kadar kolay olmasa gerek.

Askeri oluşumun içindeki yapılanması, siyasi partilerin bir kısmındaki yuvalanmaları, sivil toplum örgütlerinde baş tacı edilmeleri, mafya ile iç içe olmaları...

Tüm bunları anlamak mümkün.

Ancak bu yapılanmaya birilerinin desteği olmadan varmalarının imkansızlığını da göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum.

Hem de en üst düzeyde en tepe noktaları kontrol edenlerin desteği olmadan bu tür örgütlenmelerin gerçekleşmeyeceği apaçık ortadayken.

Burada bazı noktalara değinmeden geçmek olmaz.

İktidar gücünü elinde bulunduranların - ki sadece bu gün için değil- neden tüm bunlara göz yumduğu da tartışılmalıdır.

Bugün orta yerde duran onca pisliğin içinde hala çırpınmaya çalışanlara avukatlık yapanları da tartışmaya açmak gerekmez mi?

İnanılmaz oranlarda silah, mühimmat ve patlayıcı malzemenin fışkırdığı arazilerin kimlerin elinde olduğu, hatta kimlerin kontrolünde olduğu da cesaretle tartışılmalı, açıklanmalıdır.

Güneydoğuda faili belli olmayan binlerce insanın kimler tarafından öldürüldüğü ve nerelere gömüldüğü gerçeğine sırt çevirenlerin suskunluğunu da tartışmaya açmalıyız.

O olayların yaşandığı yıllarda ülke yönetiminde söz sahibi olanların sessizlik içinde kalmalarını açıklamaları gerekmez mi?

Özellikle ülkemizin özgür basını ve medyası olduğunu iddia edenler kendi halkından sakladıklarını neden medeni cesaretle şimdilik dahi açıklamaktan kaçınıyorlar hala?

Yoksa özgürlük sadece lafta mı?

Geçmiş yıllarda bu insanlık dışı olayları yansıtmak isteyen az sayıdaki gazetenin akibetini unuttu mu renkli basınımız.

Beyin yıkamakla meşgul olan görsel medyamızın hiç mi kabahati yok bu gelişmelerden.

Koca koca prof unvanlı kanaat önderleri, bilim adamları, köşe yazarları...

Onların hiç mi sorumluluğu yok bu hadiselerden.

Tümünü aynı kefeye koymasak da sanatçılarımızın önemli bir bölümü yakılan, yıkılan binlerce yerleşim yerinin küllerinde kaybolan kültür değerlerimizin kaybolmasında sorumluluğu yok mu?

Hangisi bir sinema filmiyle halkın karşısına çıktı, tiyatro perdesini açtı, roman yazdı...

Kaç köşe yazarı kalemini oynattı, cesurca.

Hangi politikacı yumruğunu masaya vurdu.

Kırk yıldır siyaset yapan sözüm ona sosyal demokrat siyasetçilerin bu yangında üstlendiği rol nedir?

Şöyle bir dönüp geriye bakmakta fayda var.

Daha on yıl yirmi yıl öncesine kadar içinde bulunduğumuz coğrafyanın önemli bir bölümünde yaşayan bir halk yok deniliyordu.

Bu inkarı yapanların başında da devlet erkini elinde bulunduranlar geliyordu.

Tabii onları yönlendiren bazı beyinler vardı ve o beyinler bu gün de hala bazı köşeleri ellerinde bulundurmaktadır.

İnkar politikasında direnenler, kırıp yok etmek isteyenlerde bunlardır.

Hiç utanmadan, sıkılmadan tv ekranlarında boy gösterip yıllarca savundukları yalanlarını tekrar etmekte hiç bir beis görmemektedirler.

Birileri de hala bunlardan medet ummakta, kör parmağım gözüne misali oturumlara getirip konuşturmaktadırlar.

Bilim adına bunun ne kadar çirkin bir tavır olduğunu en sıradan insan bile fark etmişken toplumu yönlendireceğine inanan bazı soytarılar birileri tarafından pohpohlanmaktan zevk almaya devam ediyor.

Dünyanın geldiği noktayı görmemekte direnmelerine devam ediyorlar.

Kör olmuşlar demek yetmiyor, bunların yürekleri de taş kesilmiş.

Yalanla nereye kadar gidilir ki.

Yalan üstüne yalan üretmekle meşgul olan bu tür insanları izlemekte hiç bir sakınca görmeyenlerin de durup düşünmeleri gerekmez mi?

Kürt diye bir halk yok diyordu koca koca prof lar.

Onları onaylayan kimi katılımcılar da akademik kariyerlerinin arkasına saklanarak kabulleniyorlardı çoğu zaman.

Kart kurt sesinden yola çıkılarak uyutulan sadece onlar değildi, yığınla izleyici de bu yalanlara kulak kabartıyordu.

Zaman zaman oturduğum yerde ben de kendimden şüpheleniyordum.

Yahu benim atalarım hiç bir şey bilmiyormuş meğer! deyip kimliğimi yeni yeni öğrenmeye başlıyordum!

Kürt diye bir ırk yokmuş!

Düşünebiliyor musunuz, binlerce yıldır taşıdığımız bir kimlik birilerinin isteğiyle bir anda tozla buz olup yok oluyordu.

Ve bu yalanla baş başa bırakılıyorduk, insafsızca ve haince.

Birileri de bu yalanlara karşı dik durmaya başlayınca yaşamdan koparılıyordu.

Geldiğimiz noktaya bakın.

Tüm bunları görmemek safdillik değil de nedir?

Kör olmak bu olsa gerek.

editör@korlu.org mahmutvarol@korlu.org www.korlu.org