|
KORYAD Eski Başkanı
KÖR OLMAK
Uzunca bir süredir evler basılıyor, aramalar yapılıyor, kelli felli insanlar
gözaltına alınıyor, kah tutuklanıyor kah serbest bırakılıyor.
Silivri dediğimiz bir yerde de bir mahkeme kurulmuş, duruşmalar yapılıyor, saatlerce günlerce süren savunmalar yapılıyor.
Bir taraftan da yurdun çeşitli yerlerinde kazılar yapılıyor, yerin altından
akıl almaz cephanelikler, kemikler çıkıyor.
Bu durum aylardır devam ediyor.
Daha ne kadar devam edecğini kimseler bilmiyor.
Bilinen tek şey güzel yurdumun güzel insanlarının ikiye bölündüğü
gerçeğidir.
Bir grup tüm bu olayların birer tezgah olduğunu, gözaltına alınanların,
tutuklananların ve hatta bilfiil olayların içinde yer alanların masum olduğunu
söyleyip hak hukuk çiğneniyor naralarıyla ortalıkta dolanıyor olmasıyla
oluşturduğu taraf...
Öbür tarafta da geçmişin tüm kirli oyunlarını bir bir açığa döküp bütün
pisliklerin müsebbibi olarak alınanları gösterme gayretiyle çırpınanlar.
Hangi tarafın doğru olduğunu, kimin haklı olduğunu kestirmek o kadar zor
ki.
Beynimizi avucumuzun içine alıp şöyle bir yakından baktığımızda gerçekten
beynimizin de artık sulandığını zannederiz.
Bu sulandırmayı yapanlar ise hala ortalıkta ve hala işlevini yerine getirmek
için canhıraş çırpınmakta olduğunu görürüz.
Ahmet Altan'ın çok güzel bir sözü var:
Derki;
"İnsan bazen körleşir ve gerçekleri görmez, göremez, hatta görmek istemez"
!
İşte bu sözden hareketle şu gelişmeleri ve on yıllardır yaşanılanları
birazcık olsun irdelemeye çalışalım diyorum.
ERGENEKON diye bir örgütlenmenin ülkemizin siyasal, ekonomik ve sosyal
yapılanmasındaki yerini bilmeyen kalmadı.
Öyle bir yapılanma gerçekleşmiş ve o kadar derinlere işlemiş ki çözmek ve
açığa çıkarmak pek o kadar kolay olmasa gerek.
Askeri oluşumun içindeki yapılanması, siyasi partilerin bir kısmındaki
yuvalanmaları, sivil toplum örgütlerinde baş tacı edilmeleri, mafya ile iç içe
olmaları...
Tüm bunları anlamak mümkün.
Ancak bu yapılanmaya birilerinin desteği olmadan varmalarının imkansızlığını
da göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum.
Hem de en üst düzeyde en tepe noktaları kontrol edenlerin desteği olmadan bu
tür örgütlenmelerin gerçekleşmeyeceği apaçık ortadayken.
Burada bazı noktalara değinmeden geçmek olmaz.
İktidar gücünü elinde bulunduranların - ki sadece bu gün için değil- neden
tüm bunlara göz yumduğu da tartışılmalıdır.
Bugün orta yerde duran onca pisliğin içinde hala çırpınmaya çalışanlara
avukatlık yapanları da tartışmaya açmak gerekmez mi?
İnanılmaz oranlarda silah, mühimmat ve patlayıcı malzemenin fışkırdığı
arazilerin kimlerin elinde olduğu, hatta kimlerin kontrolünde olduğu da
cesaretle tartışılmalı, açıklanmalıdır.
Güneydoğuda faili belli olmayan binlerce insanın kimler tarafından
öldürüldüğü ve nerelere gömüldüğü gerçeğine sırt çevirenlerin suskunluğunu da
tartışmaya açmalıyız.
O olayların yaşandığı yıllarda ülke yönetiminde söz sahibi olanların
sessizlik içinde kalmalarını açıklamaları gerekmez mi?
Özellikle ülkemizin özgür basını ve medyası olduğunu iddia edenler kendi
halkından sakladıklarını neden medeni cesaretle şimdilik dahi açıklamaktan
kaçınıyorlar hala?
Yoksa özgürlük sadece lafta mı?
Geçmiş yıllarda bu insanlık dışı olayları yansıtmak isteyen az sayıdaki
gazetenin akibetini unuttu mu renkli basınımız.
Beyin yıkamakla meşgul olan görsel medyamızın hiç mi kabahati yok bu
gelişmelerden.
Koca koca prof unvanlı kanaat önderleri, bilim adamları, köşe
yazarları...
Onların hiç mi sorumluluğu yok bu hadiselerden.
Tümünü aynı kefeye koymasak da sanatçılarımızın önemli bir bölümü yakılan,
yıkılan binlerce yerleşim yerinin küllerinde kaybolan kültür değerlerimizin
kaybolmasında sorumluluğu yok mu?
Hangisi bir sinema filmiyle halkın karşısına çıktı, tiyatro perdesini açtı,
roman yazdı...
Kaç köşe yazarı kalemini oynattı, cesurca.
Hangi politikacı yumruğunu masaya vurdu.
Kırk yıldır siyaset yapan sözüm ona sosyal demokrat siyasetçilerin bu
yangında üstlendiği rol nedir?
Şöyle bir dönüp geriye bakmakta fayda var.
Daha on yıl yirmi yıl öncesine kadar içinde bulunduğumuz coğrafyanın önemli
bir bölümünde yaşayan bir halk yok deniliyordu.
Bu inkarı yapanların başında da devlet erkini elinde bulunduranlar
geliyordu.
Tabii onları yönlendiren bazı beyinler vardı ve o beyinler bu gün de hala
bazı köşeleri ellerinde bulundurmaktadır.
İnkar politikasında direnenler, kırıp yok etmek isteyenlerde bunlardır.
Hiç utanmadan, sıkılmadan tv ekranlarında boy gösterip yıllarca savundukları
yalanlarını tekrar etmekte hiç bir beis görmemektedirler.
Birileri de hala bunlardan medet ummakta, kör parmağım gözüne misali
oturumlara getirip konuşturmaktadırlar.
Bilim adına bunun ne kadar çirkin bir tavır olduğunu en sıradan insan bile
fark etmişken toplumu yönlendireceğine inanan bazı soytarılar birileri
tarafından pohpohlanmaktan zevk almaya devam ediyor.
Dünyanın geldiği noktayı görmemekte direnmelerine devam ediyorlar.
Kör olmuşlar demek yetmiyor, bunların yürekleri de taş kesilmiş.
Yalanla nereye kadar gidilir ki.
Yalan üstüne yalan üretmekle meşgul olan bu tür insanları izlemekte hiç bir
sakınca görmeyenlerin de durup düşünmeleri gerekmez mi?
Kürt diye bir halk yok diyordu koca koca prof lar.
Onları onaylayan kimi katılımcılar da akademik kariyerlerinin arkasına
saklanarak kabulleniyorlardı çoğu zaman.
Kart kurt sesinden yola çıkılarak uyutulan sadece onlar değildi, yığınla
izleyici de bu yalanlara kulak kabartıyordu.
Zaman zaman oturduğum yerde ben de kendimden şüpheleniyordum.
Yahu benim atalarım hiç bir şey bilmiyormuş meğer! deyip kimliğimi yeni yeni
öğrenmeye başlıyordum!
Kürt diye bir ırk yokmuş!
Düşünebiliyor musunuz, binlerce yıldır taşıdığımız bir kimlik birilerinin
isteğiyle bir anda tozla buz olup yok oluyordu.
Ve bu yalanla baş başa bırakılıyorduk, insafsızca ve haince.
Birileri de bu yalanlara karşı dik durmaya başlayınca yaşamdan
koparılıyordu.
Geldiğimiz noktaya bakın.
Tüm bunları görmemek safdillik değil de nedir?
Kör olmak bu olsa gerek.
editör@korlu.org mahmutvarol@korlu.org
www.korlu.org
|